Sabahattin Ali’ye…
Benim Meskenim Dağlardır
-Zümra kızım, hadi kalk gidelim eve.
-Birkaç dakika var, daha vakit gelmedi.
Kızının sözlerini duyunca elindeki kap kacak bulanıklaştı bir an, sislerin arasından görünür gibi unutulduğu sanılan bir geçmişin anıları zihninde çiçeklendi.
-Zümraaaa! Hadisene be kızım! Hay Allah’ım kendi kendine mi yıkanıyor bu çamaşırlar sanki; kime çekti bu kız bilmem ki…
Diye söylenerek hırsını çıkarırcasına daha bir gayretle çitilemeye girişti elindeki çamaşırları. Bir yandan da göz ucuyla küçük avuçları arasına sıkıştırdığı kıyafetleri yıkamaya çalışan kızını izliyordu. Kızının bakışları beş on dakikaya bir uzaklara dalmayagörsün hemen başlıyordu söylenme seanslarına. Söylenmesi de en kolay yoldu gerçi, paraya kıyıp ne doktorlara şifacılara götürmüşlerdi de çözememişlerdi nesi olduğunu. Yedi yaşına basalı birkaç hafta olmuştu ama hâlâ ne yaşıtlarına yaklaşıyor ne de dili çözülüyordu. Küçüklüğündeki gibi hep donuk donuk, dünyaya uzaktan bakar gibi usulca konuşuyordu. İç çekip elindekileri kenara koydu, işi erken bitmişti bugün. Kendi kendine mırıldandı:
-En azından kafası işliyor ya, ona da şükürler olsun.
Sesini biraz yükselterek kızına döndü.
-Zümra hadi kalk gidiyoruz eve.
Küçük kız kafasını hafifçe kaldırıp annesine baktı, ardından yere diktiği dal parçasına baktı. Kafası karışmış gibi bakarak konuştu:
-Daha vakit gelmedi ki?
-İşimiz erken bitti bugün kuzum, gel hadi.
Zümra tekrar yere diktiği çubuğa baktı, annesine baktı, sonra bir kez daha çubuğa baktı.
-Şimdi gidemeyiz, hiç öyle yapmıyoruz.
Bir elinde çamaşır sepetini dengeledi, boşta kalan elini dere kenarında oturan kızına uzattı:
-Tamam canım kızım, biliyorum normalde daha geç gittiğimizi; işimiz bitti ama bak şimdi, burada mı oturalım tüm gün?
-Tüm gün değil, vakit gelene kadar oturalım.
Tuttuğu nefesini hafifçe dışarı vererek kızına baktı, endişesi gözlerinden taşıyordu. Yine de, arkasında buruk bir kabullenmişlik de yok değildi. Öne doğru bir adım atıp yerdeki çubuğu eteğiyle gizledi ve belli etmeden ayağının ucuyla ittirerek hafifçe eğdi:
-Ama güzel kızım, hadi gidelim artık bak çok uzun zamandır tartışı- aaaaa zaman gelmiş bile; bak, çubuğunun gölgesi uzamamış mı?
Küçük kız annesinin arkasında kalan çubuğu görmek için tek ayağı üzerinde yana eğildi.
Zümra’nın çubuğun eğildiğini fark etmemesi için bildiği her türlü duayı mırıldanarak bekledi. Eğer Zümra çubuğun yan durduğunu fark ederse onu zorla götürmek zorunda kalacaktı, bu da kızın ağlama krizlerine girmesi demekti.
Neyse ki kafası yana eğilmiş durduğu için çubuğun eğikliğini fark etmemişti. Gülümsedi ve doğruldu, annesinin elinden tuttuğunda yürümeye koyuldular.
-Anne bekle!
-Ne oldu kuzum?
-Yanlış taşa basıyorsun, sağdakine basmamız lazım.
Çubuğu fark etmemiş olmasının rahatlamasıyla küçük bir kahkaha attı.
-Haklısın.
Ayağını yana kaydırdı, diğer taşa bastı…
Anılarından nihayet çıktığı zaman sessizce kendisini izleyen bal rengi gözlerle buluştu gözleri. Her nasıl olmuşsa yılların değiştirmediği tek şey bu gözlerin bakışlarıydı işte. Her zamanki gibi sakin, dünyadan uzakları görür gibi ama dikkatli ve delici o bakışlar yine üzerindeydi. İçindeki sevgiyi neredeyse somut bir şey gibi görebiliyordu. “Ana yüreği işte…” diye düşündü kendi kendine.
-Hadi gidelim artık eve.
-Geldim.
Birkaç adım atmışlardı ki Zümra aniden onu durdurdu.
-Anne, yanlış taşa basıyorsun.
-Sağdakiydi değil mi? Yaşlılık işte kuzum.
Ayağını yana kaydırdı, diğer taşa bastı.
Eve kadar sessizlik içinde yürüdüler, on altı yıldır yaptıkları gibi. Geçtikleri mevsimler herkese değişiklik getirmişti. Zümra’nın değişen rutinlerine alışmasıysa uzun ve çileli olmuştu. Ne demişti o çocuk… diye mırıldandı kendi kendine. Zümra’nın sessizliğinden düşüncelerine dalarak kaçtı yine.
-Zümra hasta sayılmaz aslında, kafası bizden farklı çalışıyor sadece.
Köyün şehir görmüş tek delikanlısıydı Mengü, eğitimini tamamlayınca dönmüş öğretmenliğe başlamıştı köyünde. Bilgisine güvendiğinden sesini çıkartmak istememişti ama en sonunda merakı ağır basmıştı.
-E oğlum, niye yabani gibi oldu bu kız böyle hasta değil madem?
-Hamide teyze o nasıl söz öyle allasen? Yabani ne demek, bak benle konuşur ya işte.
-Ben de onu diyorum ya işte, bir benle bir babasıyla konuşur, bir de senle.
-Diğerleriyle konuşur konuşmasına da, sohbeti başlatamıyor işte, siz de gitmeyin çok üzerine.
-Nasıl dersen oğlum.
-Hadi kalın sağlıcakla, ben arada uğrarım.
Kafasındaki sesin yankıları dağılırken aynı sesi bu kez de dışarıdan duydu.
-Yardım edeyim mi Hamide teyze?
Elindeki kap kacağın yarısını yüzünde genişçe bir gülümsemeyle yarı yolda onları bekleyen Mengü’ye uzattı.
-Allah razı olsun oğlum.
-Eee, nasılsınız Hamide teyze? İyi gidiyor inşallah?
-Ne olsun işte, şikayetimiz yok. Sen nasılsın? Baban nasıl?
-Değişen bir şeyi yok, kötüye gitmedi çok şükür.
-Aman oğlum iyi, Allah sağlık versin.
Delikanlı biraz daha ilgili bir yüz ifadesiyle Zümra’ya baktı.
-Zümra sen nasılsın, konuşmadın bugün?
Genç kız bakışlarını kaldırıp Mengü’ye baktı, bir an için bir parlaklık geçti gözlerinden. Çekingen bir tonla yanıtladı.
-İyiyim.
Bir süre sessizlik cereyan etti aralarında.
-Kızım ayıp değil mi? Hâl hatır sorsana sen de.
Kızının sohbetleri sürdürmekte zorlandığını biliyor olsa da arada sitem etmekten alamıyordu kendini.
-Az önce söyledi ya.
-Nezaketen sorsaydın hiç olmazsa kuzum.
Mengü araya girdi.
-İyi olmasam anlardı Zümra zaten Hamide teyze, önemli değil.
Konuşurken evin önüne varmışlardı, Zümra yıkadıkları kap kacağı yerleştirmek için eve girerken Hamide ve Mengü dışarıda konuşmaya devam ettiler.
-Oğlum sana da üzülüyorum aslında, bizim kızla çok ilgileniyorsun.
-Ne olmuş Hamide teyze, küçükken de oynardık ya beraber.
-Biliyorum, senin sayende birazcık açıldı ya zaten, konuşmaz başka kimseyle. Biliyorum da,küçükkendi o…
Mengü işaret parmağını şakacı bir şekilde sallayarak ikaz etti.
-Hamide teyze, bir şey gizliyorsun sen bak. Nedir o?
Yemenisinin ucunu elinde söyle bir çevirdi, söyleyeceklerinden utanır gibiydi.
-Kısmetin kapanacak be oğlum.
Mengü bir kahkaha koyuverdi.
-İlahi Hamide teyze, bu muydu bu kadar takıldığın?
-Oğlum deme öyle, genç çocuksun sen, okudun da üstelik. Bizimkiyle çok ilgileniyorsun ya, dedikodular başlarsa vallaha kapanır kısmetin.
Ne diyeceğini bilemediğinden durdu bir süre. Gönlünü kaptırmıştı çoktan Zümra’ya. Bu saatten sonra kısmeti kapansa ne çıkardı? Bir an söylemeyi düşündü aklından geçenleri, sustu. Sevda bu, söylenir miydi öyle pat diye? Hem Zümra’ya gitmesini kaldıramazdı sözlerinin, derinliği sonsuz bir kuyu gibi olan ruhunun içinde kendisine karşı duyulan bir aşk olabileceğini düşünemiyordu.
-Zaman gösterir…
Diye mırıldandı hem kendisine hem Hamide’ ye cevaben.
Bir an silkinip kendine geldi.
-Hamide teyze, bir şey soracaktım aslında ben sana.
-Sor oğlum.
-Zümra burada sıkılıyor aslında biliyorsun. Kafası çok işliyor çünkü, onu meşgul edecek bir şeyler de yok. Ben diyorum ki,
-Evet?
-Bana yardımcı mı olsa okulda, çok bir şey yapmayacak zaten. Okuma-yazma basit işlemleri falan öğretir çocuklara.
Hamide bir an şaşkınlıkla baktı Mengü’ye.
-Okuma bilmez ki o.
-Bilir, öğrettim.
-Ne zaman?
-İki haftada çözüverdi Hamide teyze, endişelenme o konuda.
-E eğitim de almadı.
-Ben bazı şeyleri öğrettim, çok hızlı kavrıyor zaten. Dahası lâzım olursa anlatırım bir sefer, anlayıverir.
Hamide kuşkuyla baktı Mengü’ye.
-Başka muallim mi kalmadı, ne diye bizim kızdan istersin ki? Başka bir niyetin var senin.
Gergin bir gülüş attı Mengü.
-Gözünden de hiçbir şey kaçmıyor Hamide teyze. Bazı çocuklar var, nasıl desem, içlerine kapanıklar biraz. Zümra yardım edebilir diye düşündüm.
Hamide şöyle bir tarttı fikri kafasında. “Çivi çiviyi söker neticede…” diye düşündü.
-İyi düşünmüşsün oğlum da, nasıl ikna ederiz biz Zümra’yı alıştığının dışında bir şey yapmaya.
Mengü rahatladı, nihayet üzerine düşündüğü konulara gelmişlerdi.
-Ben düşündüm onu Hamide teyze, yavaş yavaş yapacağız. Nasıl alıştıysa şimdiye kadarki değişimlere, buna da alışır.
-Hadi diyelim onu yaptık, çocuklarla iyi geçinebilecek mi acaba…
Konuşmaları devam ederken ikisi de kapıdan evin içine doğru çekilen figürü görmemişlerdi. Ne kadardır oradaydı, konuşmanın ne kadarını duymuştu, hiç kimse fark etmemişti. Zümra sırtını ahşap kolona dayayıp durdu bir süre. Alıştığı şeyleri değiştirmeyi sevmiyordu, yeni şeyler ona hep korku vermişti. Gözlerini kapatıp düşünmeye başladı.
“Mengü’nün yanında olmak istiyorum, yavaş yavaş alışmamızı o söylemedi mi zaten. Bu kadar ince düşündüyse bunun bana yapacağı etkiyi de düşünmüştür zaten. Çocuklar beni sever mi acaba? Eğer gitmeye alışırsam… Ama insanlarla konuşmakta iyi değilim. Mengü öğretemez mi bana daha kolay konuşmayı? Ya çocuklara anlatacak bir şeyim olmazsa? Hayır bu mümkün değil, bir kez anlatması yetecektir zaten, anlarım.”
Mengü’nün ona okuma öğrettiği zaman geldi bir an aklına. Karnından başlayan bir ateş yüzüne kadar yükselip yanmaya başladı. Yanaklarına hoş bir pembelik yayılmıştı. Hissettiği heyecan geçene kadar bir süre öylece bekledi. Tekrar düşüncelere daldı.
“Sadece ufak bir değişiklik olacak, alışabilirim. Hem Mengü de yardım edecek, ufak bir değişiklik, evet az bir değişiklik. Alışabilirim.”
İçeri yönelen ayak sesleri duyunca sırtını dayadığı kolandan kopar gibi ileriye doğru bir adım attı. Annesinin yanından sıyrılarak geçip dışarı çıktı. Zümra dışarıda günlük gezintilerine başlamak için onu bekleyen delikanlıya yönelirken alıştığı şeyler bir kez daha değişmeden elinde kalanlara sıkıca sarılma isteğiyle yanıyordu göğsü.
Bir süre yan yana sessizce yürüdüler. Uzaktan görünen dağ manzarasının yansıdığı gözlerinde birbirlerinin varlığından doğan çocuksu bir heyecan parıldıyordu. Neden sonra Mengü hafifçe öksürdü, boğazını temizledi. Başlayacağı cümlenin kelimeleri kafasında saklambaç oynuyordu sanki. Bir daha öksürdü.
-Zümra, şey, bir şey sormak istiyorum sana.
-Kabul ediyorum.Yavaş yavaş alışabilirim ama, benden hemen kabullenmemi bekleme lütfen.
Delikanlı yüzünde sonsuz bir hayretle yanındaki genç kıza döndü.
-Sakın bana anladığını söyleme!
Diye bağırdı hayretle.
-Bu cümlelerimi tahmin etmenin ötesinde!
Zümra hafifçe güldü.
-Çok sesli konuşuyorsun.
-Ah! Kız sen yok musun, öldüreceksin bir gün beni!
-Hayır! Niye öyle bir şey yapayım?
Çok gücenmiş görünüyordu;dudak kenarları aşağıya sarkmış, düşünceli bir ifadeyle bu sözlerin anlamını kavramaya uğraşıyordu.
Mengü karşısında duran kızın yüzüne baktı. Onu üzmek kendisine azap sebebiydi. Sarılıp gönlünü almak istediyse de Zümra’nın buna vereceği tepki onu durmaya zorluyordu. Yumuşak bir sesle konuştu:
-Zümra, olur mu öyle şey? Şaka yaptım ben…
-Anlamadığımı biliyorsun.
Yine de yüzü aydınlanmıştı birden. Karşılıklı gülüştüler.
-Bazı şeylere alışmak zor oluyor…
Diye mırıldandı Zümra. Mengü’nün yanındayken hep olduğu gibi dili çözülmüştü yine, içinden geldiği gibi konuşuyordu.
-Çevremizde hiçbir şeyin aynı kalmaması seni de ürkütmüyor mu?
-Neden ürkütsün ki? Ne değişirse değişsin her gün güneş doğup batıyor ve biz de eskilerine benzer bir günü yaşayıp gidiyoruz.
-Ama doğan güneş bir gün daha yaşlı; sen ölüme bir gün daha yakınsın ve giden gün geri gelmiyor…
-İşte bu yüzden korkmuyorum ya. Değişimler de dünyanın alışkanlıkları.
İkisi de kendi düşüncelerine dalıp kayboldular bir süre. Şaşırtıcı bir şekilde, sessizliği hayatında ilk kez Zümra bozdu.
-Belki de okula gelmesem daha iyi olacak.
Delikanlı bu ani çıkışı beklemiyordu, anlamlandıramayarak sordu.
-Neden? Ne oldu?
Genç kız gözlerini yerden ayırarak delici bakışlarını Mengü’ye sabitledi.
-Konuşmamam duymadığımı göstermez. Sana bile neler dediklerini biliyorum. Bir de yanında bir kadın görseler…
Mengü bir an afalladı. Her kafadan bir ses çıkıyordu işte ama bunların Zümra’ya ulaşacağını hiç düşünmemişti. Kendi kendine öfkeyle söylenmeye başladı.
-Ahlâklarını bozuyormuşum güya… Kendileri namus timsali ya! Ne yapsaydım! Sırf erkek çocukların mı hakkı var öğrenmeye!.. Çocuk yahu bunlar, sizin gibi kirli mi onların aklı…
Söyleyeceği kelimeler boğazına dizildi bir an. Göz ucuyla hâlâ onu izleyen Zümra’ya baktı. Bağırdı birden.
-Ama sen onlar gibi düşünmüyorsun değil mi? İnanmadın onlara!
Zümra bu ani bağırıştan etkilenmiş görünmüyordu. Mengü parmak uçlarıyla burun kemerini sıkıştırdı bu ani bağırmayla gelen baş ağrısını defetmek için.
-Tabi ki düşünmüyorsun…
Diye mırıldandı kendi kendine. Bakışlarına bir sıcaklık yayıldı.
-Sen yanımda olduğun sürece ne dedikleri vız gelir. Duymam bile. Bunlar geçecek; geçecek ve biz de aydınlık bir yolda beraber yürümüş olmanın keyfini süreceğiz.
Zümra öylece baktı yanında duran delikanlıya. Sözlerinin tahmin bile edemeyeceği bir etkisi olmuştu ona. Mengü’nün getirdiği kitaplardan birindeki cümleleri hatırladı birden.
“Bana bakıp öylece konuşunca hissettim ilk… Ne dediği önemli değil. Karnımda uçuşan kelebekler dışarı çıkmaya hazır artık. Dışarı çıkmaya ve aşkımızı yaymaya…”
İlk başta anlamamıştı ne dediğini ama şimdi hissettiği tam olarak buydu işte. Kelebekler… “Aşk bu muymuş?” diye geçirdi içinden. Nihayet konuştu.
-Aydınlığa ulaşana kadar beraber yürürüz o zaman.
O kadar kararlıydı ki sözleri Mengü tüm sorunların çözümünün Zümra’da olduğuna inandı bir an. Eve dönerken hiç konuşmadılar. Gerek de yoktu ya, birbirlerinin varlığı tüm boşlukları dolduruyordu.
Zümra o akşam yatağa uzandığında ilk kez bir sonraki günün getireceği değişim, korkuyla beraber sevinç ve umudu da sürüklüyordu beraberinde.
Ada Y.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder